12 Aralık 2020 Cumartesi

Ayna Karşısında Konuşmalar // 3

Şimdi anlıyorum aslında Ankara’nın karanlık ve kasvetini. Derlerdi sokakta konuştuğum birkaç yaşlı insan, Ankara’dan çıkış yok diye. Gençken kendime verdiğim sözü tutamayacağım sanırım. “Ankara’da yaşayacağım ama Ankara’da ölmek yok”

3-5 arkadaş Mimar Kemal Orta Okulunun sol tarafında bulunan Planet Stüdyosu'nun bulunduğu apartmanın garajına geçtik malum sebepten dolayı. Ortamın çete başı daha sonralardan Antalya’ya yerleşecek ve orada Antalyalılar yerine Ankaralılar ile arkadaşlık yapacak Uğur, yanında getirdiği kıza akılalmaz şekilde kötü davranırken, bizler gergin anın dinmesini bekleyen sokak kedileri gibi köşede, sanki kendi muhabbetimize bakar gibi yapıp, kız gittikten sonra Uğur’a nasıl yüklensek onun hesaplarını yapıyorduk. Asla aramızda başkalarına yer vermezdik. Anlık girip çıkardı bizim aramıza insanlar. Başka kimselerle uzun uzun arkadaşlık yapmayı kendimize sindiremedik. Eğer bir insan grubuna girilecekse ya hep beraber girerdik veya girmezdik. Arası yoktu. Birini bırakıp gitmezdik başka bir yere. O nedenle biliyorduk, bu kız 1-2 saat içinde gidecek. Başka yolu yok. 

Uğur nefeslendi. Kızla uğraşmayı bıraktı. Elini cebine attı. O meşhur sigaralarından birini çıkardı. Bana döndü, “Sen anlarsın bu işlerden, şunu ayıklasana.” dedi. Aslında bu angarya, racon işlerini sevmesemde aldım, el yordamıyla sigarayı ayıkladım. Uğur o sırada hazırladığı kağıt ve tütüne kattı yeşili. Bazı insanların el becerilerini sigara yapışlarından anlamak mümkündür. Hayatımda gördüğüm en güzel sigaraları ya sanatçılar ya zanaatçılar yaptılar. Doğuştan yetenekli kategorisinde bulunan Uğur’da sanki altın orana uymuşcasına muhteşem bir sigara yaptı. Meretin kültürüne ters olsa da ilk dumanı aldı. Ben, Uğur’un solunda bir peygamber gibi dururken, benim peygamberliğimi kabul edercesine sigarayı sağına uzattı. “İçmeyin olum şunu.” Uğur esrar muhabbetilerine hep böyle başlardı. En başta verdiği öğüt bir kulağımızdan girip diğerinden çıkması gerekirken, bizim ciğerlerimizden girip ense kökümüzden çıktı. Bazıları zehir bazıları şifa derler. Bu onlardan biri olmalıydı ama biz ne olduğunu ne o zaman ne de şimdi anlayamadık.

Akılakmaz derecede kötü davranılan kız gitmek istediğini söyledi. Uğur çok net ve kararlı bir sesle “Dur!” diyerek aslında ilgi görmek isteyen kızın içine minicik bir umut tohumu attı, sonra muhabbete devam etti. Parası olmasa bile haftalık aldığı 10’luk metro kartıyla istediğini yaptığıdan bahsediyordu. “Abi Yenimahalle’de sıkılsam bile Kızılay’a gelebiliyorum. Kafam rahat. Para bitti, yolda kaldım derdi yok.” derken, birisi sigarayı öldürdü ve garajdan çıktık. Tam anlamıyla yürüyen billboardlar gibiydik. Sokakta yeterince tecrübe kazanmış birisi bizlerin neyin etkisinde olduğumuzu rahatlıkla anlayabilirdi. Ancak bu umrumuzda değildi. Bizler sokakların asi çocuklarıydık ve öyle kalmalıydık. Gördüğümüz herkesle dalga geçebilirdik. Kalabalıktık ve kendimizce çok komiktik. Tunalı’ya gitme kararı alındıktan sonra hepimiz çok mutluyduk. Yürüyecektik ve durmadan konuşacaktık. İşimiz gücümüz buydu. Eyleme dökülmeyen milyonlarca planı konuşmak, konuşmak ve konuşmak. Aslında dahi çocuklardık ama bir hareket planımız yoktu ve asla olmadı.

Konur Sokaktan geçip, Olgunları kestikten sonra eski DYP Genel Merkezinin otoparkına çıkan apartman arasından Tunus’a yürürken herkes sırayla o atın yumurtalıklarını bu kadar net yapan heykeltraşı tekrar düşündü. Neden? Ne gibi bir çocukluğu vardı bu adamın veya kendine bir göndermemi yapıyordu hiç bilemedik. Ama yıllarca DYP atının altından geçerken hep o yumurtalıklara baktık.

Saat 18.00’di. Uğur kızla en azından bir yarım saat geçirmek zorundaydı ve sigarada Uğur ile beraber yol alacaktı. Kafa denilen sarhoşluk hali geçmek üzereydi. Tabiri caizse ya sigara çözecektik ya da çeşitli içkilerin arasında boğulup geceyi kusmuklar içinde bitirecektik. Şıklardan hepsini seçtik. Torbacı düğününe gitme efsanesini gerçekleştirmiş olan ilkokul arkadaşım Kıvanç’ı utana sıkıla arayıp nerede olduğunu sordum. “Ayrancı’ya parka gidiyorum işin yoksa Kuğulu’da buluşalım.” Ayrancı’ya Tunalı’dan yürümek zor ama Ayrancı’dan Tunalı’ya yürümek nedense daha kolay gelirdi. Kuğulu’dan binilen taksi ile Ayrancı Pazarı’nın hemen yanındaki parka gittik. Kış ayları sigara çözmek için en ideal mevsimdir. Hava erken kararır, torbacılar işe erken çıkarlar. Ayrancı parkını bir dönem mesken tutan torbacı grubu bütün Tunalı ve çevresine buradan servis yaparken bizim mükemmel şansımıza o gün orada değillerdi. Efsane yaşamış arkadaşım vaktimin olup olmadığını sordu. Mahalleye gidecektik. Yenidoğan’a. Ankara’nın semt pazarı. 

Parkın tam önünde duraksız bir taksi bekledik. Gelmezse Kızılay’a yürüyecektik çünkü akşam saatlerinde bulvarda bu taksilerden istemediğin kadar olurdu. Ayağımıza kadar geldi, şanslıydık, bindik. “Mahalleye” dedi Kıvanç. Taksici güldü. Tepki gelmediğini görünce bu sefer “Yenidoğan’a”. Taksici “Tamam tamam anladık, benim bebeler var, istersen ona gidelim.”

Taksiciyi kibar ancak özgüven dolu bir tonlamayla geri çevirdikten 15 dk. sonra kendimizi benzin istasyonunda bulduk. İnsanlar karanlık bir caddeye girip çıkıyorlar ve ayakta duran, uzaktan silüetleri belli olan birkaç adam var. Yaklaştıkça uzaktan dev gibi gözüken bedenler ufaldılar. 13-14 yaşlarında 2 adet mahalle çocuğu gelecekteki işlerini yapmak için en dipten, herketeye yatmaktan başlamışlar mesleğe. Dudaklarını büzüp nefesi hızlıca içine çekerek çıkarılan sinyal sesini bu sefer bizim için çaldılar, Kıvanç hayır dercesine kafasını kaldırdı çocuklara. Buraları bilmenin rahatlığıyla sanki mahallede doğmuş, büyümüşcesine ara sokaklardan birine çekti beni. Sokak giderek küçülüyordu. Evlerin arası toprak. Virane burası. Orta sınıf bir ailenin Çankaya’da büyümüş çocuğu için burası başka bir 3. Dünya ülkesi. Evlerin arasından 2-3 kişilik gruplar labirent gibi olan daracık yollarda bizlere bakıp yok oluyorlar. Yollar bazen o kadar daralıyor ki geçmek için yan dönüp kendini sıkıştırman gerekiyor evlerin duvarlarına ama geçtiğin yol kendinin 6 katı bir boşluğa çıkıyor aniden. Ortada bir teneke yanıyor. Ateşi evlerden daha uzun. Etrafında yuvarlak şekilde oturmuş 5 tane delikanlı ve etraflarında ayakta 3 tane çocuk. Bu adamlar esnaf. Allahın selamı ile karşılıyorlar bizi. Kıvanç cevap veriyor. “Ali abiye baktım ama?” 

Bize oturmayı teklif ediyorlar, tabiri caizse yeni gelin gibi oturuyoruz. 

- Siz nerenin bebesisiniz?

- Esat

- Çankaya çocuğu abi bunlar.

Aralarından biri yaklaşıyor. Kıvanç’ın deri montunu iki parmağı arasında ileri geri hareket ettiriyor. Duyu organları bir farklılık hissetmiş olmalı ki; “vaaayyyy” diyor.

- Ali abiniz bugün yok, ne lazım kardeş size. Hap mı istiyonuz?

- Yok abi sigara.

- Kaç fişek?

- 8

Çocuklardan biri hızlıca gitti 30 saniye sürmeden geri geldi. Parayı aldıktan sonra 8 tane fişeği resmen üstümüze serpti. Tam o sırada gri takım elbiseli bir adam koşarak geldi. “Bana 3 fişek versene.” dedi aceleyle. Aldı fişekleri koşarak geri giderken, “Buralara aklı olan vallahi gelmez.” diye söylendi. Kaçtı gitti. Biz de kaçalım artık ritüelini gerçekleştirdik, kalktık, aynı dar sokakları tekrar geçtik. Caddeye indik. İlk gördüğümüz taksiye atladık. “Üstünüzde bir şey var mı?” dedi taksici. “Ona göre gidicem.” 

Ara sokaklardan, yokuşlardan çıkıp inen taksici bizi sağ salim Tunalı’ya geri bıraktı. Çocukları aradım. “Mercimeğin arkasındayız.” cevabını aldıktan 5 dk sonra yanlarındaydım. Burası Tunus caddesinde Tint cafenin tam karşısında, Mercimek Cafe’nin yanından girilen apartmanın otoparkıydı. Bu otoparkta Ankara’nın kurtarılmış bölgelerinden biriydi. Bazen arabaların arasında ki insanların sayısı 30-40’lara kadar çıkıyordu ama genellikle bizimdi burası. Kırmızı Dimitrakopulo şarap alınmış, yarısından biraz fazlası içilmişti biz gelene kadar. Kıvanç sabırsızlıkla “Hadi sigara yapalım.” dedi. Yalancı bir hevesle “Hadi” diye karşılık verdik ama gizli kuralımız yine kendini tekrar ediyordu. Kıvanç gidicekti ve biz kendimizle kalacaktık. 

Mahalle abilerinin bizi hapçı zannetmesinin aslında ne kadar duygu dolu olduğunu anlatırken ben, Kıvanç sigaradan son nefesi aldı, ben gidiyorum dedi. Hepimizin üstüne o anda evde tek başına kalmış çocuk rahatlığı çöktü. O sırada telefon çaldı. Arayan bir dişi olarak bizlere en çok uyum sağlayan Ece’ydi. “Nerdesiniz olum?” derken telefondan ses dışarı akıyordu. “Buraya gelsenize” 

Kennedy caddesinden inerken sağ tarafta Yalım sokağın 2. apartmanının 2.katında 2 numaralı daireye geldik. Evde ya sarhoşsan ya da doğal olmayan bir uyuşturucunun etkisindeysen çekilebilecek bir müzik ile dolu ancak müziğin sesi komşular rahatsız olmasın tribi yüksekliğinde. 2+1 olan evin bir odası tamamen boş. Diğer 2 odasında ise sayısız irili ufaklı kirli yastık, biz gelene kadar konuşmayan 5-10 insan ve bir kova var. Bu kova denilen teçhizatı bulan zeki insan aslında Toriçelli kadar ünlü olabilecekken o bir halk kahramanı olarak anonimdir. Su dolu bir kap, içinde bir plastik şişe altı kesik, üstü nargile. Sıvılar basıncı iletirler. Mantık bu kadar basit. Suyun içinden yukarıya kaldırılan pet şişe, içine aldığı havayla nargileyi körükler. Esrar veya muhtelif madde yanar. Duman ciğere nakledilir. Tam bir junky model icat. Sert. Nasıl ki evde kız varken baksır ile dolaşılmaz işte kız bulunan bir ortamda bir şeyler tüketiliyorsa bu şeyle içilmez. Ancak burası görgü kurallarının olduğu bir salon değildi. 

Kampçılar gibi etrafına oturduk birazdan yanacak olan ateşin etrafına. Bir an odada biz ve Ece kaldık sadece ve ardından başladı yine. Yan odada gözleri kıpkırmızı, çalan müziğin ne olduğundan bile haberi olmadan dans etmeye çalışan çocuğun ne kadar tatlı olduğundan, kollarında ki damarların ne kadar güzel göründüğünden... Kısacası içindeki erkeği dışarıya sağlıklı bir kadın olarak bizlerden aldığı rahatlıkla saçmaya başlamıştı tekrar. Biz aslında bu sohbetlerden pek hoşlanmasakta iştirak ederek gönlünü hoş tutuyorduk Ece’nin. Ne de olsa bize tahammül edebilen birkaç kadından biriydi.

Hepimizin büyük aşkları biz ne kadar engellemeye çalışsakta aramıza girmiş, sabretmiş sonrasında ise kaybolmuştu. Ece bizim çocuklardan birinin büyük aşkıydı. O da bitmişti hepsi gibi ama o cinsiyetsiz haliyle aramızda kalmayı seçmişti. Garipti Ece. Seks bağımlısı olduğu su götürmez bir gerçekti. Çok zekiydi ama aynı zamanda tam bir aptal. Aramızdan iki kişiyle yatmıştı. Çok garipsemekte bu durumu garipsemiş gibi davranmıştık. Genel ahlak kuralları bizim için geçerli değildi. Mide bulantı seviyemiz yukarılardaydı. 

Kol damarları çok hoş olan çocuk geldi. Kovanın başına oturdu. Girdiği triplerden olsa gerek uyuşturucusunu cebinde taşıyordu. Çıkardı, kapağa ufak ufak döktü, ardından üstüne biraz tütün ekledi, yaktı. İçtikten sonra 20 saniye kadar sadece dumanı ciğerlerinden çıkararak sabit kaldı. Ürkmedik. Biliyorduk aşağı yukarı mevzuları. O sırada ben müptezel tabiri ile ıslak olan sigarayı kurutuyordum. Aldığımız esrar şansımıza tohumsuzdu. Çok sevindik. Bu işin ritüellerinden biri de “Gel”dir. Sırası gelene sadece gel dersin. Yıllarca içtiğim milyonlarca farklı ortamda nasıl yayıldığı bilinmeyen sokak oyunları gibi, dejavu gibi duydum bunu. “Gel”. Bizim ortamda bu sesi çıkartan genelde bendim. 3’er kapak aldık. Bir süre güldük. Bir süre sessiz düşündük. İrkildik bir anda. Saat gece 11’i geçmişti. Gidecek bir yerimiz yoktu. Eve gidebilirdik ama bizim için daha erkendi. Bu asi hayatın içinde bir de ailelerimizden izin alıyorduk. Bu dışarıdan inanılmaz ironik duran ritüel, Çankaya çocukları için sıradandı. Hepimiz birbirimizde kalıyorduk sözde. Başka her şeyi ailelerimize anlatabilirdik ama konu esrar olunca atacağımız yalanın bini bir paraydı. Sorun yoktu. Eğleniyorduk ve hayattaydık. O andan daha değerli hiçbir şey yoktu. 

Bir rüya hatırlıyorum. Daha doğrusu unutmuyorum. Sanrımda Esat ara sokakta tek katlı bir evde tanıdığım, esrar içmekten hoşlandığım herkes var. Bir de büyük aşkım. Takılıyoruz ama ben sonradan geliyorum. Koşarak, endişeyle. Uzunca anlatmaya gerek yok. Ölüyor o evde büyük aşkım. O rüyada. Ben o sırada kova alıyorum. Uyandığımda ilk defa bu meredi bırakmayı düşünmüştüm. Kısa bir süre en azından.

3-4 kapak sonrasında yapacak bir şey yoktu. Eve gidecektik. Yürüyelim kısmını işte tam da böyle anlarda sevmiyordum. Eve kafamı kaybetmeden gitmek ve bir şeyler okumak istiyordum. Esrar sarhoşluğu, hayatta yapmayı sevdiğin her şeyi daha keyifli yapar. Dikkatin en üst seviyededir. Satır atlamaya bile tahammül edemezsin. Yazar bile cümlelerinden bu kadar çok hikaye çıkartamaz. Alt metnini çözmek bir kelimenin paha biçilemez bir aydınlanma veya seks yapmak...

Üniversite yıllarımda kadın duygusallığına sahip ama aynı zamanda bir erkek cesaretinde, feminist ama sevişirken ataerkil avukat kız arkadaşım, çat kapı evime gelirdi. Çantasından çıkardığı esrarı siyah zaman zaman kırmızı ojeli parmaklarıyla sarar, sigarasının yarısına gelene kadar önce bir duman alır sonra ciğerlerinden dudaklarıma üflerdi. Asla sohbet ederken içmezdi bunu. Bana aşık olmadığını ama kıskandığını, çekilmez olduğumu ama çekici bir tarafımın varlığını her sevişmemizden sonra söyleyip hatırlatırdı. Beklenti yoktu. Esrar ile mükemmel seks ve laf söz vardı aramızda. Sürekli çelişen insanların birbirini çektiğini ve arkadaşlığın farklı boyutlarının olduğunu o öğretmişti bana. Bir gün gitti bir daha gelmedi.

Ankara’nın ara sokaklarını, gizli yerlerini, özellikle Çankaya’nın kendine has dünyasını bu yürümelerimde farkettim. Henüz Tunalı Hilmi ve Esat Caddesi kesişimindeyken annem aradı. Yıllardır attığım yalan gibi yokuştayım geliyorum dedim. Taksiler benim özel hizmete mahsus araçlarımdı. Kendime tahsis ettiğim sarı araçlardan birini çevirdim. Arkadaşlarım binmeyi kabul etmediler ama benim acelem vardı ve gitmek zorundaydım. 7 dk’lık yol boyunca taksici abinin Cebeci pavyonlarından birinde kibar yollu anlatmak gerekirse sevişmeye bayıldığı bir arkadaşının transfer olup kaybolduğunu, 3 haftadır onu aradığı, karşı cinsin biraz etli olması gerektiğini ve bu nedenin vurdukça zevke gelmekle ilişkilendirmesini dinledikten sonra evimin önünde indim. Zile bastım. Kapının açılmasını beklerken kendime baktım. Gözlerim kıpkırmızı. Cebimde daha 3 fişek esrar. Annem kapıyı açtı. Kızgın değil, hınzır bir tonlamayla sorduğu “İçtin mi sen?” sorusuna evet ben yatıyorum diyerek karşılık verdim. Mabedime geçtim. Kapımı kapattım. Kitabımı aldım. Okudum. Sabah annem simit almıştı. Hava 32 derece. Kupkuru bir Ankara sıcağı. Hangisi gerçek, hangisi ben?

18 Haziran 2010 Cuma

Özeleştiriler 1....


Küçük bir çocukken karşı apartmanda oturan ve benim en iyi arkadaşım olan Ziya her gün bize gelirdi. Benim onlara gittiğim günler bir elin parmaklarını geçmedi şu güne kadar. Benim aile yaşantım Ziya'nın aile yaşantısına göre daha modern, daha özgürlükçü bir yapıya sahip olsa gerek ki Ziya'nın evinde yapamadığımız, oynayamadığımız her türlü oyunu biz de saatlerce oynayabiliyorduk. Mesela Ziya'nın evinde ekmeğin içini yemek bir kuraldı. Genel tabirle ekmek soyulmazdı. Eğer ekmek yemek istiyorsan kesinlikle içiyle, o hamur kısmıyla beraber yenilmeliydi. Bu belki de israftan kaçınmanın ailesel bir yöntemiydi. Bilmiyorum.
Ziya bize gelip, atari denilen 8 bitlit salak aletle saatlerce oynadıktan sonra sıra hayal gücüne dayalı oyunlar oynamaya gelirdi. Bizim en büyük eğlencemiz, kafamızı en çok çalıştıran aktivite bu oldu. Bazen çok zengin bir müdürün kızı kaçırılır, onu kurtarmak için tutulan özel ajan maceradan maceraya koşar. Bazen iki kardeş arasında çıkan dünyaya hükmetme kavgaları bütün evrene yayılır. Bazen ise sadece kötülük yapmak için gelmiş biri, doğuştan iyi olan özel yeteneklerle donatılmış bir insan tarafından durdurulurdu. Burada ilginç olan kısım, ben her zaman iyi karakteri, onun ise her zaman kötü karakteri oynaması oldu. Bu aramızda konuşulmamış bir kural gibiydi. Ziya bana hiç bir zaman ben süper adam olmak istiyorum, dünyayı veya kızı bu sefer ben kurtarayım diye bir şey demedi. Ben de hiç bir zaman dünyayı bu sefer ben yaşanamaz bir hale getireyim demedim. İkimizde rollerimizden gayet memnunduk. Buradan Freud tarzı çıkarımlar yapmak amacında değilim ama bunda bir gariplik olduğu 11-12 yaşlarına geldiğimizde farkettik veya sadece ben farkettim. Ziya gittiği okullarda hep bizim arkadaş olmak istemediğimiz kötü ve başarısız çocuklarla arkadaş oldu. Ben ise aile yaşantısı düzgün, kendi içinde biraz daha sıyrılmış, zeki sayılabilecek, diğer çocuklardan belki benim düşüncemle farklı insanlarla arkadaş oldum. Daha sonraları birkaç kez buluşup, oturup muhabbet etme çabalarımız başarısız geçti ve zamanla koptuk.
Bence insanların hayat içindeki tercihleri daha çocukken seçtiği rollerle ilgili. Benim hayat tecrübelerim hep bana bunu gösterdi. Ben o günlerden sonra hep sevilen bir insan oldum. Çevremde beni sevmeyen insan hep çok azdı. Herkes benle konuşup, dertlerini bana anlattılar hem de büyük bir samimiyetle. Birçok insanın kimselere anlatmayacağı aslında her insanın başına gelebilecek ilginç sırlar biliyorum diyebilirim sanırım. Erkeklerden çok kızların hayatları hakkında. Kızlar böyle erkekleri çok severler. Çünkü bilirler, o çok iyi. Çok iyi olmak bana hayatta insanlar tarafından sevilmek dışında hiçbir şey kazandırmadı. Ne daha fazla kadınla birlikte oldum, ne de fazladan cebime para koyuldu. Sadece hep böyle bilinirdim. "Gökhan mı? Çok iyidir, çok severim"
Şu an 23 yaşındayım ve iyi olmak ne demek bunun farkındayım. İyi olmak demek, senin duygularının önemsiz olması demek. İyi olmak demek, her zaman dinleyen taraf olmak demek. İyi olmak demek, sen yatılacak veya birlikte olacak insan değilsin demek. İyi olmak demek iyi olmaktır. Bu kadar basittir. Gerçek seni sadece ailen ve dostların bilir. Diğer insanlar hep seni iyi olarak bilirler. Seni hep bu kavram üzerinden yargılarlar. İnsanlara çok yalan atarım örneğim. Bunu biri bana sorsa bu konuda yalan atmam ama insanlara yalan söylerim. Onlara sorsan belki beni asla yalan atmayacak bir insan olarak bilirler.
Büyük düşünürlerin veya yazarların iyilik ve iyi olmak kavramı hakkında yazdığı şeylere bakıyorum. Bazıları bunun çok büyük bir erdem olduğunu, her insanın bunu yapamayacağını bazıları ise bunun tamamen bir zayıflık, yenilmişliği kabul etmenin getirdiği bir sonuç olarak görüyor. Burada bunu bu kadar kötümser bir dille anlatınca "arkadaş olma o zaman" diyebilir insan. Ama bilmezler bir insan sadece içinden geldiği için iyilik yapınca, karşındakinin gözlerinin içindeki o anlık mutluluğu. Ben hiçbir zaman inanılmaz zengin olacağım veya çok başarılı bir kariyer yapacağım diye bir hayat seçmek istemedim. Orta okul yıllarından beri kazanmak istediğim para, sadece kafama estiği için sinemaya gidebilecek kadarı. Beni de hayatta iyi olmak mutlu ediyormuş bunu anlıyor insan. Her ne kadar içinde böyle hissetmesende, bunun aslında ne kadar anlamsız, ne kadar yitik bir şey olduğunu bilsende bundan kurtulamamak en kötüsü. Her gün evden çıkarken kendini kandırarak baktığın o aynada gördüğün surat ve içinde hissettiğin ruh, dışarda diyaloga girdiğin ilk insanda kendini eleveriyorsa yapacak hiçbir şey yok. Maalesef sen iyisin. Ve maalesef hep ikinci planda kalacaksın. Kolay gelsin.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Ayna Karşısında Konuşmalar 2


Sabah uyanıyorum. Ağzında garip bir tat. Boğazım ağrıyor. Hastalıktan değil. Çok sigara içmişim dün gece. Diyorum ki; ben bunu istememiştim. Hata yaptığımı yalnızken kabul ediyorum. Belki bir kaç insanla paylaşıyorum bunu. Onlar bana ne kadar iyi olduğumu söylüyorlar. Hata olmadığını bunların. Yaşanması gerektiğini. Peki diyorum, ya bu bir lanetse, ben ve çevremdekiler lanetlenmişse ve hep acı göreceklerse belli zaman aralıklarıyla. Biz diyorlar senin yanındayız her zaman. Sen kendin ol yeter diyorlar. Vazgeç diyorum kendi kendime. Sesli düşünüyorum. N'oldu? Ben vazgeçtim. Peki ya o? O ne olacak diyorum. Herkes kendi tercihlerinin sonuçlarını yaşar. Ama bak diyorum, bilmiyorum ama hissediyorum yanlış bir şeyler var ortada. Cevap yok. Tekrar vazgeç.

Uyumam çok. Düşünmeyi severim. Sever miyim bilmiyorum. Düşünüyorum. Galiba bu kader. İç sıkıntısı hiç azalmayacak galiba. Şükrediyorum. Bir öğle sonrası balkonuma vuran güneşe çıkıyorum. Bir sandalye çekiyorum altıma. Güneş ayaklarım hariç bütün vücuduma vuruyor. Arkadaşlarım geliyor yanıma. Yüzlerini göremiyorum. Sese dönüyorum. Kör gibi. Şükrediyorum. Güneş ne kadar güzel. Yüzüm, kollarım yanmaya başladı şimdiden. Bütün kış bunu bekledim. Aralarından biri ayaklarım üşüdü diyor. Boşver. Benim yüzüm yanıyor. Şükrediyorum. Aklıma bir film ve güneş hakkında yapılan bir şaka geliyor. Her zaman ki gibi dudaklarım sağ yanağıma girecek şekilde sırıtıyorum. Güneş ağır ağır batmaya başlıyor. Bak bunun da sonu var ama tekrar başlayacak biliyorum. Umarım tekrar görebilirim.

İnadına bir sigara daha yakıyorum. Sadece inadına, ardı ardına. Bu yetmiyor. Kesmiyor beni. Ciğerlerimde hava kalmayana kadar çekiyorum. Dumanı verirken hayatta ki tek başarım iyi dostlar edinmek olmuş diyorum. Gerisi yalanmış. Kendimi kandırmışım. Veya kandırılmışım. Cevap bulamıyorum. Henüz erken cevaplar için. Gün gelir, yine o kişiler bir yerde, bir zamanda toplanır. Gözlerinin içine bakar birbirlerinin. Yine insanlara anlamsız gelen şakalar, olabildiğince hızlı, saçma yorumlar, tespitler yapılır. İnsan ister istemez düşünür. Bu insanlar beni gerçekten tanıyor.

Sabah uyanıyorum. Ağzımda garip bir tat. Boğazım ağrıyor. Hastalıktan değil. Çok sigara içmişim dün gece. Pencereden bakıyorum. Sonra saatte. 12.30. Vazgeç. Sadece vazgeç.

29 Mart 2010 Pazartesi

Ayna Karşısında Konuşmalar...


Selam benim şişman dostum. Biliyorum neler hissettiği bu güne kadar. Biliyorum çünkü ben de normal gibi görünmeye çalışan ama ne yazık ki beceremeyen insanlardanım. Normal insanlar normal görünür. Bizlerde normal görünürüz ama biraz çaba sarf etmemiz gerekir bunun için. Bizler seçme şansı olsa deli olmayı en içten duygularla isteyecek ama haklı egomuz içinde boğulurken bunu kendimize yapamayacak varlıklarız.

Çok mu zekiyiz veya tam anlamıyla bir aptal mı inan bunu ben de bilmiyorum ama her şeyin farkında olduğumuzu biliyorum. Hayatta ki belki en acılı değil ama en zor hastalık farkındalıktır. Unutma, bundan hayatının sonuna kadar kurtulamıyacaksın.

Üzülerek söylemeliyim kaybetmeyi çok genç yaşında öğreneceksin. Çok acı çekeceksin, o kadar acı çekeceksin ki artık vicdanın, kalbin nasır tutacak. İnsanların yüzleşmekten korktuğu olaylar karşısında sakinliğini hiç bozmayacak, korkmayacaksın. Ağlayacaksın elbet. Hem de hıçkıra hıçkara ama kimselere göstermiyeceksin bu yüzünü. Unutma, insanlar sadece kendinden güçsüz gördükleri varlıklara saldırabilirler.

Hayat garip, bunu sen de biliyorsun. İnsanlar kendi mutluluğu için başkalarının mutsuzluğunu seçiyorlar. Oysa ki benim hayattan öğrendiğim ve tam anlamıyla emin oldugum tek şey çevrendeki insanlar mutluysa, sen de mutlusun. Sevdiğin insanları mutlu et. Ama onlara asla çok yakından bakma. Çünkü görüceksin her şeyi. Eğer her insana, her olaya çok yakından bakarsan, en sonunda yalnız, çekilmez bir adam olarak ölürsün.

Biliyorum sen de susuyorsun. Sustuğun için insanlar senin farkına varamıyorlar. Eğer insanlar senin göründüğünden, olduğundan fazlasını istiyorlarsa, o insanlardan vazgeçeceksin. O insanları bir daha sakın düşünme. Biliyorum bunu yapamıyacaksın ama eğer başarabilirsen bir miktar acın dinecek, bana güven. Gördüğün her şeyden hoşlanmayacaksın. İnceleme ama dikkatli ol. Özellikle kadınlara karşı. Hayatta belki en büyük hayal kırıklıkların onlar olacak.

Hayat dediğin olgu, aslında seneler, aylar, haftalar değil. 24 saat içinde olup bitenler. Her akşam sözde sana umut veren güneş battığında ve ortam sen, ben gibi istemeden de olsa karanlıkta yaşayanlara kaldıgında, yine sözde umutlar için uyumaya çalışacaksın. Biliyorum kolay olmayacak bilinçi kapamak 8 saat için. Her gece, uyumadan hemen önce doğal yollarla ölümünün ne zaman gerçekleşeceğini düşüneceksin. Çünkü sen kaybetmeyi kendine yedirememiyeceksin. İnançın kuvvetli olmasa bile bilirim her gece -eğer varsa tanrı denen varlığa- soracaksın ne zaman benim sıram gelecek diye ve de yaşamanın ölümden daha büyük bir ızdırap oldugunu bile bile gözlerini yeniden güneşi görmek için kapayacaksın.