3-5 arkadaş Mimar Kemal Orta Okulunun sol tarafında bulunan Planet Stüdyosu'nun bulunduğu apartmanın garajına geçtik malum sebepten dolayı. Ortamın çete başı daha sonralardan Antalya’ya yerleşecek ve orada Antalyalılar yerine Ankaralılar ile arkadaşlık yapacak Uğur, yanında getirdiği kıza akılalmaz şekilde kötü davranırken, bizler gergin anın dinmesini bekleyen sokak kedileri gibi köşede, sanki kendi muhabbetimize bakar gibi yapıp, kız gittikten sonra Uğur’a nasıl yüklensek onun hesaplarını yapıyorduk. Asla aramızda başkalarına yer vermezdik. Anlık girip çıkardı bizim aramıza insanlar. Başka kimselerle uzun uzun arkadaşlık yapmayı kendimize sindiremedik. Eğer bir insan grubuna girilecekse ya hep beraber girerdik veya girmezdik. Arası yoktu. Birini bırakıp gitmezdik başka bir yere. O nedenle biliyorduk, bu kız 1-2 saat içinde gidecek. Başka yolu yok.
Uğur nefeslendi. Kızla uğraşmayı bıraktı. Elini cebine attı. O meşhur sigaralarından birini çıkardı. Bana döndü, “Sen anlarsın bu işlerden, şunu ayıklasana.” dedi. Aslında bu angarya, racon işlerini sevmesemde aldım, el yordamıyla sigarayı ayıkladım. Uğur o sırada hazırladığı kağıt ve tütüne kattı yeşili. Bazı insanların el becerilerini sigara yapışlarından anlamak mümkündür. Hayatımda gördüğüm en güzel sigaraları ya sanatçılar ya zanaatçılar yaptılar. Doğuştan yetenekli kategorisinde bulunan Uğur’da sanki altın orana uymuşcasına muhteşem bir sigara yaptı. Meretin kültürüne ters olsa da ilk dumanı aldı. Ben, Uğur’un solunda bir peygamber gibi dururken, benim peygamberliğimi kabul edercesine sigarayı sağına uzattı. “İçmeyin olum şunu.” Uğur esrar muhabbetilerine hep böyle başlardı. En başta verdiği öğüt bir kulağımızdan girip diğerinden çıkması gerekirken, bizim ciğerlerimizden girip ense kökümüzden çıktı. Bazıları zehir bazıları şifa derler. Bu onlardan biri olmalıydı ama biz ne olduğunu ne o zaman ne de şimdi anlayamadık.
Akılakmaz derecede kötü davranılan kız gitmek istediğini söyledi. Uğur çok net ve kararlı bir sesle “Dur!” diyerek aslında ilgi görmek isteyen kızın içine minicik bir umut tohumu attı, sonra muhabbete devam etti. Parası olmasa bile haftalık aldığı 10’luk metro kartıyla istediğini yaptığıdan bahsediyordu. “Abi Yenimahalle’de sıkılsam bile Kızılay’a gelebiliyorum. Kafam rahat. Para bitti, yolda kaldım derdi yok.” derken, birisi sigarayı öldürdü ve garajdan çıktık. Tam anlamıyla yürüyen billboardlar gibiydik. Sokakta yeterince tecrübe kazanmış birisi bizlerin neyin etkisinde olduğumuzu rahatlıkla anlayabilirdi. Ancak bu umrumuzda değildi. Bizler sokakların asi çocuklarıydık ve öyle kalmalıydık. Gördüğümüz herkesle dalga geçebilirdik. Kalabalıktık ve kendimizce çok komiktik. Tunalı’ya gitme kararı alındıktan sonra hepimiz çok mutluyduk. Yürüyecektik ve durmadan konuşacaktık. İşimiz gücümüz buydu. Eyleme dökülmeyen milyonlarca planı konuşmak, konuşmak ve konuşmak. Aslında dahi çocuklardık ama bir hareket planımız yoktu ve asla olmadı.
Konur Sokaktan geçip, Olgunları kestikten sonra eski DYP Genel Merkezinin otoparkına çıkan apartman arasından Tunus’a yürürken herkes sırayla o atın yumurtalıklarını bu kadar net yapan heykeltraşı tekrar düşündü. Neden? Ne gibi bir çocukluğu vardı bu adamın veya kendine bir göndermemi yapıyordu hiç bilemedik. Ama yıllarca DYP atının altından geçerken hep o yumurtalıklara baktık.
Saat 18.00’di. Uğur kızla en azından bir yarım saat geçirmek zorundaydı ve sigarada Uğur ile beraber yol alacaktı. Kafa denilen sarhoşluk hali geçmek üzereydi. Tabiri caizse ya sigara çözecektik ya da çeşitli içkilerin arasında boğulup geceyi kusmuklar içinde bitirecektik. Şıklardan hepsini seçtik. Torbacı düğününe gitme efsanesini gerçekleştirmiş olan ilkokul arkadaşım Kıvanç’ı utana sıkıla arayıp nerede olduğunu sordum. “Ayrancı’ya parka gidiyorum işin yoksa Kuğulu’da buluşalım.” Ayrancı’ya Tunalı’dan yürümek zor ama Ayrancı’dan Tunalı’ya yürümek nedense daha kolay gelirdi. Kuğulu’dan binilen taksi ile Ayrancı Pazarı’nın hemen yanındaki parka gittik. Kış ayları sigara çözmek için en ideal mevsimdir. Hava erken kararır, torbacılar işe erken çıkarlar. Ayrancı parkını bir dönem mesken tutan torbacı grubu bütün Tunalı ve çevresine buradan servis yaparken bizim mükemmel şansımıza o gün orada değillerdi. Efsane yaşamış arkadaşım vaktimin olup olmadığını sordu. Mahalleye gidecektik. Yenidoğan’a. Ankara’nın semt pazarı.
Parkın tam önünde duraksız bir taksi bekledik. Gelmezse Kızılay’a yürüyecektik çünkü akşam saatlerinde bulvarda bu taksilerden istemediğin kadar olurdu. Ayağımıza kadar geldi, şanslıydık, bindik. “Mahalleye” dedi Kıvanç. Taksici güldü. Tepki gelmediğini görünce bu sefer “Yenidoğan’a”. Taksici “Tamam tamam anladık, benim bebeler var, istersen ona gidelim.”
Taksiciyi kibar ancak özgüven dolu bir tonlamayla geri çevirdikten 15 dk. sonra kendimizi benzin istasyonunda bulduk. İnsanlar karanlık bir caddeye girip çıkıyorlar ve ayakta duran, uzaktan silüetleri belli olan birkaç adam var. Yaklaştıkça uzaktan dev gibi gözüken bedenler ufaldılar. 13-14 yaşlarında 2 adet mahalle çocuğu gelecekteki işlerini yapmak için en dipten, herketeye yatmaktan başlamışlar mesleğe. Dudaklarını büzüp nefesi hızlıca içine çekerek çıkarılan sinyal sesini bu sefer bizim için çaldılar, Kıvanç hayır dercesine kafasını kaldırdı çocuklara. Buraları bilmenin rahatlığıyla sanki mahallede doğmuş, büyümüşcesine ara sokaklardan birine çekti beni. Sokak giderek küçülüyordu. Evlerin arası toprak. Virane burası. Orta sınıf bir ailenin Çankaya’da büyümüş çocuğu için burası başka bir 3. Dünya ülkesi. Evlerin arasından 2-3 kişilik gruplar labirent gibi olan daracık yollarda bizlere bakıp yok oluyorlar. Yollar bazen o kadar daralıyor ki geçmek için yan dönüp kendini sıkıştırman gerekiyor evlerin duvarlarına ama geçtiğin yol kendinin 6 katı bir boşluğa çıkıyor aniden. Ortada bir teneke yanıyor. Ateşi evlerden daha uzun. Etrafında yuvarlak şekilde oturmuş 5 tane delikanlı ve etraflarında ayakta 3 tane çocuk. Bu adamlar esnaf. Allahın selamı ile karşılıyorlar bizi. Kıvanç cevap veriyor. “Ali abiye baktım ama?”
Bize oturmayı teklif ediyorlar, tabiri caizse yeni gelin gibi oturuyoruz.
- Siz nerenin bebesisiniz?
- Esat
- Çankaya çocuğu abi bunlar.
Aralarından biri yaklaşıyor. Kıvanç’ın deri montunu iki parmağı arasında ileri geri hareket ettiriyor. Duyu organları bir farklılık hissetmiş olmalı ki; “vaaayyyy” diyor.
- Ali abiniz bugün yok, ne lazım kardeş size. Hap mı istiyonuz?
- Yok abi sigara.
- Kaç fişek?
- 8
Çocuklardan biri hızlıca gitti 30 saniye sürmeden geri geldi. Parayı aldıktan sonra 8 tane fişeği resmen üstümüze serpti. Tam o sırada gri takım elbiseli bir adam koşarak geldi. “Bana 3 fişek versene.” dedi aceleyle. Aldı fişekleri koşarak geri giderken, “Buralara aklı olan vallahi gelmez.” diye söylendi. Kaçtı gitti. Biz de kaçalım artık ritüelini gerçekleştirdik, kalktık, aynı dar sokakları tekrar geçtik. Caddeye indik. İlk gördüğümüz taksiye atladık. “Üstünüzde bir şey var mı?” dedi taksici. “Ona göre gidicem.”
Ara sokaklardan, yokuşlardan çıkıp inen taksici bizi sağ salim Tunalı’ya geri bıraktı. Çocukları aradım. “Mercimeğin arkasındayız.” cevabını aldıktan 5 dk sonra yanlarındaydım. Burası Tunus caddesinde Tint cafenin tam karşısında, Mercimek Cafe’nin yanından girilen apartmanın otoparkıydı. Bu otoparkta Ankara’nın kurtarılmış bölgelerinden biriydi. Bazen arabaların arasında ki insanların sayısı 30-40’lara kadar çıkıyordu ama genellikle bizimdi burası. Kırmızı Dimitrakopulo şarap alınmış, yarısından biraz fazlası içilmişti biz gelene kadar. Kıvanç sabırsızlıkla “Hadi sigara yapalım.” dedi. Yalancı bir hevesle “Hadi” diye karşılık verdik ama gizli kuralımız yine kendini tekrar ediyordu. Kıvanç gidicekti ve biz kendimizle kalacaktık.
Mahalle abilerinin bizi hapçı zannetmesinin aslında ne kadar duygu dolu olduğunu anlatırken ben, Kıvanç sigaradan son nefesi aldı, ben gidiyorum dedi. Hepimizin üstüne o anda evde tek başına kalmış çocuk rahatlığı çöktü. O sırada telefon çaldı. Arayan bir dişi olarak bizlere en çok uyum sağlayan Ece’ydi. “Nerdesiniz olum?” derken telefondan ses dışarı akıyordu. “Buraya gelsenize”
Kennedy caddesinden inerken sağ tarafta Yalım sokağın 2. apartmanının 2.katında 2 numaralı daireye geldik. Evde ya sarhoşsan ya da doğal olmayan bir uyuşturucunun etkisindeysen çekilebilecek bir müzik ile dolu ancak müziğin sesi komşular rahatsız olmasın tribi yüksekliğinde. 2+1 olan evin bir odası tamamen boş. Diğer 2 odasında ise sayısız irili ufaklı kirli yastık, biz gelene kadar konuşmayan 5-10 insan ve bir kova var. Bu kova denilen teçhizatı bulan zeki insan aslında Toriçelli kadar ünlü olabilecekken o bir halk kahramanı olarak anonimdir. Su dolu bir kap, içinde bir plastik şişe altı kesik, üstü nargile. Sıvılar basıncı iletirler. Mantık bu kadar basit. Suyun içinden yukarıya kaldırılan pet şişe, içine aldığı havayla nargileyi körükler. Esrar veya muhtelif madde yanar. Duman ciğere nakledilir. Tam bir junky model icat. Sert. Nasıl ki evde kız varken baksır ile dolaşılmaz işte kız bulunan bir ortamda bir şeyler tüketiliyorsa bu şeyle içilmez. Ancak burası görgü kurallarının olduğu bir salon değildi.
Kampçılar gibi etrafına oturduk birazdan yanacak olan ateşin etrafına. Bir an odada biz ve Ece kaldık sadece ve ardından başladı yine. Yan odada gözleri kıpkırmızı, çalan müziğin ne olduğundan bile haberi olmadan dans etmeye çalışan çocuğun ne kadar tatlı olduğundan, kollarında ki damarların ne kadar güzel göründüğünden... Kısacası içindeki erkeği dışarıya sağlıklı bir kadın olarak bizlerden aldığı rahatlıkla saçmaya başlamıştı tekrar. Biz aslında bu sohbetlerden pek hoşlanmasakta iştirak ederek gönlünü hoş tutuyorduk Ece’nin. Ne de olsa bize tahammül edebilen birkaç kadından biriydi.
Hepimizin büyük aşkları biz ne kadar engellemeye çalışsakta aramıza girmiş, sabretmiş sonrasında ise kaybolmuştu. Ece bizim çocuklardan birinin büyük aşkıydı. O da bitmişti hepsi gibi ama o cinsiyetsiz haliyle aramızda kalmayı seçmişti. Garipti Ece. Seks bağımlısı olduğu su götürmez bir gerçekti. Çok zekiydi ama aynı zamanda tam bir aptal. Aramızdan iki kişiyle yatmıştı. Çok garipsemekte bu durumu garipsemiş gibi davranmıştık. Genel ahlak kuralları bizim için geçerli değildi. Mide bulantı seviyemiz yukarılardaydı.
Kol damarları çok hoş olan çocuk geldi. Kovanın başına oturdu. Girdiği triplerden olsa gerek uyuşturucusunu cebinde taşıyordu. Çıkardı, kapağa ufak ufak döktü, ardından üstüne biraz tütün ekledi, yaktı. İçtikten sonra 20 saniye kadar sadece dumanı ciğerlerinden çıkararak sabit kaldı. Ürkmedik. Biliyorduk aşağı yukarı mevzuları. O sırada ben müptezel tabiri ile ıslak olan sigarayı kurutuyordum. Aldığımız esrar şansımıza tohumsuzdu. Çok sevindik. Bu işin ritüellerinden biri de “Gel”dir. Sırası gelene sadece gel dersin. Yıllarca içtiğim milyonlarca farklı ortamda nasıl yayıldığı bilinmeyen sokak oyunları gibi, dejavu gibi duydum bunu. “Gel”. Bizim ortamda bu sesi çıkartan genelde bendim. 3’er kapak aldık. Bir süre güldük. Bir süre sessiz düşündük. İrkildik bir anda. Saat gece 11’i geçmişti. Gidecek bir yerimiz yoktu. Eve gidebilirdik ama bizim için daha erkendi. Bu asi hayatın içinde bir de ailelerimizden izin alıyorduk. Bu dışarıdan inanılmaz ironik duran ritüel, Çankaya çocukları için sıradandı. Hepimiz birbirimizde kalıyorduk sözde. Başka her şeyi ailelerimize anlatabilirdik ama konu esrar olunca atacağımız yalanın bini bir paraydı. Sorun yoktu. Eğleniyorduk ve hayattaydık. O andan daha değerli hiçbir şey yoktu.
Bir rüya hatırlıyorum. Daha doğrusu unutmuyorum. Sanrımda Esat ara sokakta tek katlı bir evde tanıdığım, esrar içmekten hoşlandığım herkes var. Bir de büyük aşkım. Takılıyoruz ama ben sonradan geliyorum. Koşarak, endişeyle. Uzunca anlatmaya gerek yok. Ölüyor o evde büyük aşkım. O rüyada. Ben o sırada kova alıyorum. Uyandığımda ilk defa bu meredi bırakmayı düşünmüştüm. Kısa bir süre en azından.
3-4 kapak sonrasında yapacak bir şey yoktu. Eve gidecektik. Yürüyelim kısmını işte tam da böyle anlarda sevmiyordum. Eve kafamı kaybetmeden gitmek ve bir şeyler okumak istiyordum. Esrar sarhoşluğu, hayatta yapmayı sevdiğin her şeyi daha keyifli yapar. Dikkatin en üst seviyededir. Satır atlamaya bile tahammül edemezsin. Yazar bile cümlelerinden bu kadar çok hikaye çıkartamaz. Alt metnini çözmek bir kelimenin paha biçilemez bir aydınlanma veya seks yapmak...
Üniversite yıllarımda kadın duygusallığına sahip ama aynı zamanda bir erkek cesaretinde, feminist ama sevişirken ataerkil avukat kız arkadaşım, çat kapı evime gelirdi. Çantasından çıkardığı esrarı siyah zaman zaman kırmızı ojeli parmaklarıyla sarar, sigarasının yarısına gelene kadar önce bir duman alır sonra ciğerlerinden dudaklarıma üflerdi. Asla sohbet ederken içmezdi bunu. Bana aşık olmadığını ama kıskandığını, çekilmez olduğumu ama çekici bir tarafımın varlığını her sevişmemizden sonra söyleyip hatırlatırdı. Beklenti yoktu. Esrar ile mükemmel seks ve laf söz vardı aramızda. Sürekli çelişen insanların birbirini çektiğini ve arkadaşlığın farklı boyutlarının olduğunu o öğretmişti bana. Bir gün gitti bir daha gelmedi.
Ankara’nın ara sokaklarını, gizli yerlerini, özellikle Çankaya’nın kendine has dünyasını bu yürümelerimde farkettim. Henüz Tunalı Hilmi ve Esat Caddesi kesişimindeyken annem aradı. Yıllardır attığım yalan gibi yokuştayım geliyorum dedim. Taksiler benim özel hizmete mahsus araçlarımdı. Kendime tahsis ettiğim sarı araçlardan birini çevirdim. Arkadaşlarım binmeyi kabul etmediler ama benim acelem vardı ve gitmek zorundaydım. 7 dk’lık yol boyunca taksici abinin Cebeci pavyonlarından birinde kibar yollu anlatmak gerekirse sevişmeye bayıldığı bir arkadaşının transfer olup kaybolduğunu, 3 haftadır onu aradığı, karşı cinsin biraz etli olması gerektiğini ve bu nedenin vurdukça zevke gelmekle ilişkilendirmesini dinledikten sonra evimin önünde indim. Zile bastım. Kapının açılmasını beklerken kendime baktım. Gözlerim kıpkırmızı. Cebimde daha 3 fişek esrar. Annem kapıyı açtı. Kızgın değil, hınzır bir tonlamayla sorduğu “İçtin mi sen?” sorusuna evet ben yatıyorum diyerek karşılık verdim. Mabedime geçtim. Kapımı kapattım. Kitabımı aldım. Okudum. Sabah annem simit almıştı. Hava 32 derece. Kupkuru bir Ankara sıcağı. Hangisi gerçek, hangisi ben?



