18 Haziran 2010 Cuma

Özeleştiriler 1....


Küçük bir çocukken karşı apartmanda oturan ve benim en iyi arkadaşım olan Ziya her gün bize gelirdi. Benim onlara gittiğim günler bir elin parmaklarını geçmedi şu güne kadar. Benim aile yaşantım Ziya'nın aile yaşantısına göre daha modern, daha özgürlükçü bir yapıya sahip olsa gerek ki Ziya'nın evinde yapamadığımız, oynayamadığımız her türlü oyunu biz de saatlerce oynayabiliyorduk. Mesela Ziya'nın evinde ekmeğin içini yemek bir kuraldı. Genel tabirle ekmek soyulmazdı. Eğer ekmek yemek istiyorsan kesinlikle içiyle, o hamur kısmıyla beraber yenilmeliydi. Bu belki de israftan kaçınmanın ailesel bir yöntemiydi. Bilmiyorum.
Ziya bize gelip, atari denilen 8 bitlit salak aletle saatlerce oynadıktan sonra sıra hayal gücüne dayalı oyunlar oynamaya gelirdi. Bizim en büyük eğlencemiz, kafamızı en çok çalıştıran aktivite bu oldu. Bazen çok zengin bir müdürün kızı kaçırılır, onu kurtarmak için tutulan özel ajan maceradan maceraya koşar. Bazen iki kardeş arasında çıkan dünyaya hükmetme kavgaları bütün evrene yayılır. Bazen ise sadece kötülük yapmak için gelmiş biri, doğuştan iyi olan özel yeteneklerle donatılmış bir insan tarafından durdurulurdu. Burada ilginç olan kısım, ben her zaman iyi karakteri, onun ise her zaman kötü karakteri oynaması oldu. Bu aramızda konuşulmamış bir kural gibiydi. Ziya bana hiç bir zaman ben süper adam olmak istiyorum, dünyayı veya kızı bu sefer ben kurtarayım diye bir şey demedi. Ben de hiç bir zaman dünyayı bu sefer ben yaşanamaz bir hale getireyim demedim. İkimizde rollerimizden gayet memnunduk. Buradan Freud tarzı çıkarımlar yapmak amacında değilim ama bunda bir gariplik olduğu 11-12 yaşlarına geldiğimizde farkettik veya sadece ben farkettim. Ziya gittiği okullarda hep bizim arkadaş olmak istemediğimiz kötü ve başarısız çocuklarla arkadaş oldu. Ben ise aile yaşantısı düzgün, kendi içinde biraz daha sıyrılmış, zeki sayılabilecek, diğer çocuklardan belki benim düşüncemle farklı insanlarla arkadaş oldum. Daha sonraları birkaç kez buluşup, oturup muhabbet etme çabalarımız başarısız geçti ve zamanla koptuk.
Bence insanların hayat içindeki tercihleri daha çocukken seçtiği rollerle ilgili. Benim hayat tecrübelerim hep bana bunu gösterdi. Ben o günlerden sonra hep sevilen bir insan oldum. Çevremde beni sevmeyen insan hep çok azdı. Herkes benle konuşup, dertlerini bana anlattılar hem de büyük bir samimiyetle. Birçok insanın kimselere anlatmayacağı aslında her insanın başına gelebilecek ilginç sırlar biliyorum diyebilirim sanırım. Erkeklerden çok kızların hayatları hakkında. Kızlar böyle erkekleri çok severler. Çünkü bilirler, o çok iyi. Çok iyi olmak bana hayatta insanlar tarafından sevilmek dışında hiçbir şey kazandırmadı. Ne daha fazla kadınla birlikte oldum, ne de fazladan cebime para koyuldu. Sadece hep böyle bilinirdim. "Gökhan mı? Çok iyidir, çok severim"
Şu an 23 yaşındayım ve iyi olmak ne demek bunun farkındayım. İyi olmak demek, senin duygularının önemsiz olması demek. İyi olmak demek, her zaman dinleyen taraf olmak demek. İyi olmak demek, sen yatılacak veya birlikte olacak insan değilsin demek. İyi olmak demek iyi olmaktır. Bu kadar basittir. Gerçek seni sadece ailen ve dostların bilir. Diğer insanlar hep seni iyi olarak bilirler. Seni hep bu kavram üzerinden yargılarlar. İnsanlara çok yalan atarım örneğim. Bunu biri bana sorsa bu konuda yalan atmam ama insanlara yalan söylerim. Onlara sorsan belki beni asla yalan atmayacak bir insan olarak bilirler.
Büyük düşünürlerin veya yazarların iyilik ve iyi olmak kavramı hakkında yazdığı şeylere bakıyorum. Bazıları bunun çok büyük bir erdem olduğunu, her insanın bunu yapamayacağını bazıları ise bunun tamamen bir zayıflık, yenilmişliği kabul etmenin getirdiği bir sonuç olarak görüyor. Burada bunu bu kadar kötümser bir dille anlatınca "arkadaş olma o zaman" diyebilir insan. Ama bilmezler bir insan sadece içinden geldiği için iyilik yapınca, karşındakinin gözlerinin içindeki o anlık mutluluğu. Ben hiçbir zaman inanılmaz zengin olacağım veya çok başarılı bir kariyer yapacağım diye bir hayat seçmek istemedim. Orta okul yıllarından beri kazanmak istediğim para, sadece kafama estiği için sinemaya gidebilecek kadarı. Beni de hayatta iyi olmak mutlu ediyormuş bunu anlıyor insan. Her ne kadar içinde böyle hissetmesende, bunun aslında ne kadar anlamsız, ne kadar yitik bir şey olduğunu bilsende bundan kurtulamamak en kötüsü. Her gün evden çıkarken kendini kandırarak baktığın o aynada gördüğün surat ve içinde hissettiğin ruh, dışarda diyaloga girdiğin ilk insanda kendini eleveriyorsa yapacak hiçbir şey yok. Maalesef sen iyisin. Ve maalesef hep ikinci planda kalacaksın. Kolay gelsin.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Ayna Karşısında Konuşmalar 2


Sabah uyanıyorum. Ağzında garip bir tat. Boğazım ağrıyor. Hastalıktan değil. Çok sigara içmişim dün gece. Diyorum ki; ben bunu istememiştim. Hata yaptığımı yalnızken kabul ediyorum. Belki bir kaç insanla paylaşıyorum bunu. Onlar bana ne kadar iyi olduğumu söylüyorlar. Hata olmadığını bunların. Yaşanması gerektiğini. Peki diyorum, ya bu bir lanetse, ben ve çevremdekiler lanetlenmişse ve hep acı göreceklerse belli zaman aralıklarıyla. Biz diyorlar senin yanındayız her zaman. Sen kendin ol yeter diyorlar. Vazgeç diyorum kendi kendime. Sesli düşünüyorum. N'oldu? Ben vazgeçtim. Peki ya o? O ne olacak diyorum. Herkes kendi tercihlerinin sonuçlarını yaşar. Ama bak diyorum, bilmiyorum ama hissediyorum yanlış bir şeyler var ortada. Cevap yok. Tekrar vazgeç.

Uyumam çok. Düşünmeyi severim. Sever miyim bilmiyorum. Düşünüyorum. Galiba bu kader. İç sıkıntısı hiç azalmayacak galiba. Şükrediyorum. Bir öğle sonrası balkonuma vuran güneşe çıkıyorum. Bir sandalye çekiyorum altıma. Güneş ayaklarım hariç bütün vücuduma vuruyor. Arkadaşlarım geliyor yanıma. Yüzlerini göremiyorum. Sese dönüyorum. Kör gibi. Şükrediyorum. Güneş ne kadar güzel. Yüzüm, kollarım yanmaya başladı şimdiden. Bütün kış bunu bekledim. Aralarından biri ayaklarım üşüdü diyor. Boşver. Benim yüzüm yanıyor. Şükrediyorum. Aklıma bir film ve güneş hakkında yapılan bir şaka geliyor. Her zaman ki gibi dudaklarım sağ yanağıma girecek şekilde sırıtıyorum. Güneş ağır ağır batmaya başlıyor. Bak bunun da sonu var ama tekrar başlayacak biliyorum. Umarım tekrar görebilirim.

İnadına bir sigara daha yakıyorum. Sadece inadına, ardı ardına. Bu yetmiyor. Kesmiyor beni. Ciğerlerimde hava kalmayana kadar çekiyorum. Dumanı verirken hayatta ki tek başarım iyi dostlar edinmek olmuş diyorum. Gerisi yalanmış. Kendimi kandırmışım. Veya kandırılmışım. Cevap bulamıyorum. Henüz erken cevaplar için. Gün gelir, yine o kişiler bir yerde, bir zamanda toplanır. Gözlerinin içine bakar birbirlerinin. Yine insanlara anlamsız gelen şakalar, olabildiğince hızlı, saçma yorumlar, tespitler yapılır. İnsan ister istemez düşünür. Bu insanlar beni gerçekten tanıyor.

Sabah uyanıyorum. Ağzımda garip bir tat. Boğazım ağrıyor. Hastalıktan değil. Çok sigara içmişim dün gece. Pencereden bakıyorum. Sonra saatte. 12.30. Vazgeç. Sadece vazgeç.

29 Mart 2010 Pazartesi

Ayna Karşısında Konuşmalar...


Selam benim şişman dostum. Biliyorum neler hissettiği bu güne kadar. Biliyorum çünkü ben de normal gibi görünmeye çalışan ama ne yazık ki beceremeyen insanlardanım. Normal insanlar normal görünür. Bizlerde normal görünürüz ama biraz çaba sarf etmemiz gerekir bunun için. Bizler seçme şansı olsa deli olmayı en içten duygularla isteyecek ama haklı egomuz içinde boğulurken bunu kendimize yapamayacak varlıklarız.

Çok mu zekiyiz veya tam anlamıyla bir aptal mı inan bunu ben de bilmiyorum ama her şeyin farkında olduğumuzu biliyorum. Hayatta ki belki en acılı değil ama en zor hastalık farkındalıktır. Unutma, bundan hayatının sonuna kadar kurtulamıyacaksın.

Üzülerek söylemeliyim kaybetmeyi çok genç yaşında öğreneceksin. Çok acı çekeceksin, o kadar acı çekeceksin ki artık vicdanın, kalbin nasır tutacak. İnsanların yüzleşmekten korktuğu olaylar karşısında sakinliğini hiç bozmayacak, korkmayacaksın. Ağlayacaksın elbet. Hem de hıçkıra hıçkara ama kimselere göstermiyeceksin bu yüzünü. Unutma, insanlar sadece kendinden güçsüz gördükleri varlıklara saldırabilirler.

Hayat garip, bunu sen de biliyorsun. İnsanlar kendi mutluluğu için başkalarının mutsuzluğunu seçiyorlar. Oysa ki benim hayattan öğrendiğim ve tam anlamıyla emin oldugum tek şey çevrendeki insanlar mutluysa, sen de mutlusun. Sevdiğin insanları mutlu et. Ama onlara asla çok yakından bakma. Çünkü görüceksin her şeyi. Eğer her insana, her olaya çok yakından bakarsan, en sonunda yalnız, çekilmez bir adam olarak ölürsün.

Biliyorum sen de susuyorsun. Sustuğun için insanlar senin farkına varamıyorlar. Eğer insanlar senin göründüğünden, olduğundan fazlasını istiyorlarsa, o insanlardan vazgeçeceksin. O insanları bir daha sakın düşünme. Biliyorum bunu yapamıyacaksın ama eğer başarabilirsen bir miktar acın dinecek, bana güven. Gördüğün her şeyden hoşlanmayacaksın. İnceleme ama dikkatli ol. Özellikle kadınlara karşı. Hayatta belki en büyük hayal kırıklıkların onlar olacak.

Hayat dediğin olgu, aslında seneler, aylar, haftalar değil. 24 saat içinde olup bitenler. Her akşam sözde sana umut veren güneş battığında ve ortam sen, ben gibi istemeden de olsa karanlıkta yaşayanlara kaldıgında, yine sözde umutlar için uyumaya çalışacaksın. Biliyorum kolay olmayacak bilinçi kapamak 8 saat için. Her gece, uyumadan hemen önce doğal yollarla ölümünün ne zaman gerçekleşeceğini düşüneceksin. Çünkü sen kaybetmeyi kendine yedirememiyeceksin. İnançın kuvvetli olmasa bile bilirim her gece -eğer varsa tanrı denen varlığa- soracaksın ne zaman benim sıram gelecek diye ve de yaşamanın ölümden daha büyük bir ızdırap oldugunu bile bile gözlerini yeniden güneşi görmek için kapayacaksın.